| |
Geri |
|
| |
 |
| Memduh Bayraktaroğlu |
|
| Bilimsel zekâ mı?.. Dinsel zekâ mı?.. | |
| 11.05.2008 | |
| Başbakan'ın merak ettiği soruların tümünü Allah nasıl olsa kutsal kitabında cevaplamış.... | |
|
| |
1995 yılının Eylül ayı olmalıydı... AKŞAM'da her gün yazdığım bir köşem vardı... Hem de neredeyse sayfanın yarısı kadardı... Bir gün, Sakıp Sabancı (merhum) ile görüşmeye karar verdim... Sekreteri Canan Öztürk'ü aradım... Randevu istedim... "Biz size dönelim" dedi... Ertesi gün aradılar ve bir sonraki hafta (hangi gündü hatırlayamıyorum) öğle yemeğine beklediklerini söylediler... Gittiğimde (ünlü 25. kat) beni o tatlı dili, güler yüzüyle karşıladı Sakıp Ağabey.. Mütevazı ama son derecede sağlıklı bir öğle yemeği yedik başbaşa... Kahvelerimizi içerken Güngör Ağabey (Uras) geldi yanımıza... Günaydın Gazetesi'nde yazdığım sırada by-pass ameliyeti olmuştum (5 Mart 1994) ve evime çiçek gönderen tek centilmen yazardı Güngör Ağabey... O da benim gibi sonradan olma gazetecilerdendi... Ama o, eski gazetecileri aşmış geçmişti çünkü meraklıydı... Çünkü sorgulamaktan vazgeçmiyordu... Çünkü sadece ahkâm kesmiyor, haberin peşinde de koşuyordu... Ben ise tepeden inme geldiğim ulusal basında söyleşi yaptığım kişinin görüşlerini alıp okurlarıma aktarmaktan daha çok, kendi görüşlerime yandaş aramaya çalışıyordum... Gazeteciliği bilmiyordum ki... Madem bana bir köşe vermişlerdi, ben o boşluğu babamın malı gibi kullanıp, herkesi kendi görüşlerime inandıracaktım... Yaptığımın ne kadar "yanlış" ve aslında ne kadar "ayıp" olduğunu yıllar sonra anladığımda gazeteciliği öğrenmiştim ama gazetecilik, benim onu öğrenişimden daha çabuk çözdüğü için beni, tapkı bir at gibi sırtından fırlatıp atmıştı... Halen de bir türlü aynı atın sırtına binemiyorum... Ama bu hiçbir zaman binemeyeceğim anlamına gelmemeli... Neyse... AKŞAM'da yazarken de daha önce Günaydın ve Milliyet'te yaptığım gibi sık sık, kâğıt para basma konusuna değiniyordum... Bana göre ekonomideki durgunluğun ve hatta yüksek enflasyon - yüksek faizin temel sebebi; likidite sıkıntısıydı... Yüksek faiz kısa vadeli iç borçlanma, sürekli yuvarlanan bir kartopuna benziyordu ve kartopu önünde sonunda çığa dönüşüp tüm ekonomiyi altına alacaktı... Güngör Ağabey de benimle aynı şeyleri düşünüyordu ama çözümün kâğıt para basmak olduğu konusuna benim penceremden bakmıyordu... Ve ben, röportaj için gittiğim (aslında kâğıt parayı anlatmak için gitmiştim) SABANCI kulelerinin 25. katında, işte bunları anlatıyordum Türkiye'nin en büyük ikinci holdinginin başındaki adama... Sakıp Ağa benim çaylak bir gazeteci olduğumu anlamıştı belli ki ama ben bunun farkında değildim... Ha bire; kâğıt paranın eksikliğinin sebep olduğu yüksek faizli, kısa vadeli içborçlanmayı ve karşılık ayırıp para basılırsa ekonominin nasıl rahatlayacağını anlatıyordum... Sakıp Ağabey sadece dinliyordu... Bir ara benim önümdeki bardağa su koymak için hamle yaptığında utandım ve o işi kendim yapmak istedim... Sakıp Ağabey istifini bozmadan sürahiyi boşalttı bardağıma... Boşalttı, boşalttı, boşalttı... Bardağımdan taşan sular, ayakkabılarımı ıslatmıştı... Gülerek, "Daldınız herhalde efendim... Bardak taştı da" dedim... O da güldü: "Ağam" dedi... "Kafan sadece kendine has düşüncelerle dolu... Hele onları bir boşalt da benim anlatacaklarıma yer kalsın"... Yüzüm kızardı... Utandım... Hayatımın en büyük derslerinden birini aldım... Ondan sonra gittiğim bir işadamı veya politikacı ile görüşürken sadece onların fikirlerini öğrenebileceğim sorular sordum... Bu hatıramı neden mi anlattım?.. Bakıyorum da artık gerçek anlamda ne gazeteci var, ne de köşe yazarı... Herkes kendi görüşleri ile dolu beynini açıp duruyor... Hiçbiri, beynini biraz da olsa boşaltıp orada başkalarının fikirlerine de yer açmayı denemiyor... Hele Başbakanımız... Başbakanımız o kadar çok her şeyi biliyor ki... Yeni (ve kendi bilgilerini yanlışlayan) bilgilere hiç tahammülü yok... Düşünüyorum da; Başbakan ya bilimsel zekâdan yoksun... Ya da dini zekâsını herşeyin üstünde tutuyor... Haliyle, sorular sorup cevaplar aramıyor... Başkalarının (karşı taraftan) düşüncelerini hem ciddiye almıyor, hem de ne düşündüklerini merak etmiyor... Başbakan'ın merak ettiği soruların tümünü Allah nasıl olsa kutsal kitabında cevaplamış.... O cevaplar Başbakan'a yetiyor... Recep Tayyip Bey kendi açısından haklı olabilir ama o soruların cevapları öbür dünyada doğrulanacak... Oysa Başbakanın asıl görevi, yönettiği ülkenin yurttaşlarının bu dünyadaki sorunlarını çözmek, bu dünyadaki sorularına tatmin edici cevaplar vermek... Ne dersiniz?.. Yoksa ben mi yanılıyorum?.. Yoksa halkımızın bu dünyada sorunu yok da, onlar da ahir dünyaları için mi Başbakan'ı bu kadar çok seviyorlar?.. Eğer öyle ise, bu dünyayı sorunsuz yaşamak isteyen % 53'lük kitle yandı ki yanmak göresiniz... |
| |
|
| |
|
|
|
| | Güzel yaklaşım ama... |
| Yazınızdaki yaklaşımınızı begendim ama bana çok iyi niyetlisiniz gibi geldi.
Bunların yaptığı olaylara din açısından bakmak değil, Yaşar ...  |
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
ANKET |
|
|
|
|
|
|
|
|